Bir varmışız, bir yokmuşuz gibi…
Değerli okuyucular,
Hayat aslında bir merhaba ile başlayıp, günü geldiğinde bir elveda ile sonlanan uzun bir yolculuk… Bu iki kelimenin arasına sayısız duygu, anı ve deneyim sığıyor. Umut, mutluluk, sabır, şükür, paylaşma, aşk, sevgi, gözyaşı, hayal kırıklığı, acı—belki de nefret… Hepsi, ilk merhaba ile son elveda arasında yaşanıyor.
Merhabalarımız ve elvedalarımız çoğu zaman iç içe geçmiş durumda. Merhaba demek ne kadar kolay ve keyifliyse, en küçük bir elveda bile yürekte bir parça burukluk bırakıyor. Yaşam boyu defalarca tekrar ediyoruz bu iki sözcüğü. Daha ilk anda, hayata gözümüzü açtığımız dakikalarda, annemizin sevgi dolu, güvenli rahmine elveda derken; acıkmayı, susamayı, üşümeyi bilmediğimiz yepyeni bir dünyaya “merhaba” diyoruz. Belki de bu yüzden, hayatın ta en başında yabancılıyoruz yaşama. Bazılarımız bu yabancılığı tüm ömrü boyunca taşırken, kimimiz şartlara daha çabuk uyum sağlıyor. Onlar biraz daha şanslı olanlar belki de…
Çocuklukta edindiğimiz birkaç arkadaş, taşınmalarla vedalaştığımız mahalleler… Bazen elveda bile diyemeden koparız o masum dostluklardan. Sonra okul yılları başlar—ilkokul, ortaokul, lise… Her biri, sonunda bir veda gizler içinde. O çocuk kalbin saflığında, en çok da ilkokul arkadaşlarına ve öğretmenimize veda etmek zor gelir. Belki de insan zamanla ayrılığa alışır; bir önceki ayrılığın çaresizliğini yaşayan kalp, bir sonrakinde daha az direnç gösterir. Zaman, sevdiklerimizi ve anılarımızı törpüler. Hatta bazen törpülemekle kalmaz, neşter atar. Ve ne yazık ki, bu neşter her zaman narkoz altında vurulmaz…
Acıdan kaçış yok. Acı, insan olmanın bir parçası. Her acıyla biraz daha büyür, biraz daha olgunlaşırız. Kendimize ve hayata verdiğimiz anlam, yaşadığımız her yarayla yeniden şekillenir. Tam “bu son” dediğimiz anda, hayat önümüze yepyeni bir acı koyuverir. Dün dağ gibi gelen dertler, bugün küçücük birer tepeciğe dönüşebilir. Sonra bir şarkı çıkar karşımıza: “Unutamam acı tatlı ne varsa hazinemdir” der bir söz yazarı ve bizi adeta acının kaçınılmazlığıyla yüzleştirir: “Acıdan geçmeyen şarkılar biraz eksiktir.”
Kimimiz büyük hayallerin peşinden koşar; kimimiz kış günü açan bir çiçekte baharın müjdesini arar. Kimi ilk zorlukta pes eder, kimi son nefesine dek mücadeleyi bırakmaz. Herkes bir şeyler kazanmak ister. Kimi para, şöhret, kariyer; kimi ise gönül, sevgi, dua… Ama ne kazanırsa kazansın, bazılarımıza hiçbir şey yetmez.
Otogarlar bu duygunun en somut hali gibidir. Bir bankta oturan biri, birazdan kavuşacağı sevdiğini beklerken; bir diğeri, en sevdiklerinden birine elveda etmeye hazırlanır. Aynı dakikada biri kavuşur, diğeri ayrılır. Fakat yine de birine el sallıyorsak, o tam bir veda sayılmaz—çünkü içinde daima bir kavuşma umudu taşır. En zor olanıysa, el sallayacak kimsenin kalmaması ya da selamımıza karşılık alamamaktır.
Ayrılığın her türlüsü zordur elbet. Öyle olmasaydı, şair “Mevla’m ayrılık vermesin gökte uçan kuşa Leyla’m” der miydi? Ayrılığı ölüme benzetip, hatta elli dirhem daha ağır bulur muydu? “Hiç ayrılamam derken, kavuşmak hayal oldu” diye sitem eder miydi?
Hayat, bazen bir saati bir gün gibi; bazen de bir ömrü bir saniye gibi yaşatır insana. Sevdiğimiz birine hastane koridorlarında refakat ederken geçmeyen dakikalarımız, asker ocağındaki evladımız için edilen dualarımız, ansızın biten bir ilişkinin ardından hâlâ beklenen o tek mesaj… Çünkü insan, umut ettiği sürece yaşar; hayal ettiği kadar vardır.
İnişlerimiz var, çıkışlarımız… Şüphelerimiz ve kesinliklerimiz… Hiç gitmesin istediklerimiz ve bir an bile yanımızda olmasını istemediklerimiz. Diyet listesinde kibrit kutusu kadar izin verilenlerle, canımızın çektiği kadar yemeye duyduğumuz özlem arasında gidip geliriz. Kaybettiğimizde evin her köşesinde aradıklarımız da vardır; gözümüzün önünde olduğu halde fark etmediklerimiz de. Bir varız, bir yokuz aslında. Görünüp kaybolan birer hayal gibiyiz.
Ama eğer bu kısacık hayatımızda öfkemizi dizginleyebiliyorsak… Sevebiliyor, sevilebiliyorsak… Paylaşmayı öğrenmiş, almadan da verebiliyorsak… Bilgimiz arttıkça kibrimiz değil, tevazumuz büyüyorsa… Sözlerimiz bir başkasının hayatına dokunabiliyorsa… Ve geceleri başımızı huzurla yastığa koyabiliyorsak… İşte o zaman hem insan olmayı hem de insan kalmayı başarmışız demektir.
Bu kısacık yazıyla size bir parça merhaba, bir tutam elveda bırakıyorum…
Kabul buyurun, olur mu?





